2 Aralık 2009

Epic Comeback #3

Klasiklerden devam.

İlk olarak 26 Mayıs 1999'da Nou Camp'da oynanan efsanevi Manchester United-Bayern Munich finalinden, sonrasında da 25 mayıs 2005'da İstanbul Olimpiyat Stadı'nda oynanan Milan-Liverpool maçından bahsedeceğim.

1999 yılıydı, aslında hayal meyal hatırlıyorum çünkü benim için çok da önemli bir maç sayılmazdı. Maça da zaten muhtemelen rastgele denk gelmiştim. Babam ne maçı diye sordu, Bayern Munich Manchester dedim. Münih'de yaşayan halam nedeniyle babam Bayern'i tutuyorum ben dedi. Ben de nedendir bilinmez Manchester'ı tutuyordum ama niye tuttuğumla alakalı hiçbir fikrim yok. Zaten ben maçı açtığımda Basler 6. dakikada golü atmış Bayern 1-0 öndeydi. Beckham tam futbolunun baharında, Dwight Yorke-Andy Cole ikilisi ortalığı kasp kavuruyor, Stam ve Schmeichel geçilmez kale gibi duruyordu. Maçın sonlarına doğru iki takımda da değişiklikler oluyordu fakat artık maç bitti daha da dönmez diye düşündüğümüz için pek dikkat etmiyorduk babamla. Hitzfeld ortasahaya, Ferguson da hücum hattına oyuncu yığmaya başlamıştı. Dakikalar 90'ı gösterdiğinde Beckham'ın geliştirdiği atak Effenberg'in müdahalesiyle kornerle sonuçlandığında Effenberg'in suratındaki o ifade aslında herşeyi anlatır gibi. Sanki önde olan kendileri değil de Manchester'mış gibi bir endişe hakim suratında. Zaten İngilizler'in o baş belası duran topları İspanya'dan Almanya'ya doğru yola çıkan kupayı alıp İngiltere'ye doğru çevirmeye yetiyordu. İşin garip tarafı da İngilizler'in gollerini ben birşey olmaz artık diye düşünürken oyuna giren Sheringham ve Solskjær'in atması. Bu maçtan en çok aklımda kalan kareyi de sorarsanız Samuel Kuffour'un maç bittikten sonra ağlaması derim. Çünkü bu öyle böyle bir ağlama değildi, sanki ailesinden birini kaybetmiş, hayatta bütün amacını kaybetmiş bir insan gibiydi. O anda aklından geçenleri kimse tahmin edemez. Keşkeler belki de beynini yiyordu. Oliver Kahn da maçtan sonra yaptığı bir röportajda bu olay için "Bugüne kadar o kadar çok ağlana üzülen bir adam görmemiştim" der. Aslında bu fotoğraf herşeyi anlatır gibi. Maçla ilgili ufak bir ayrıntı daha vereyim, maçın hakemi Türkler'in en çok sevdiği İtalyan keltoşumuz Collina. Adamın efsanevi maçlar yöneteceği o zamandan belliymiş...




Gelelim futbol tarihine Miracle of İstanbul yani İstanbul Mucizesi diye geçen maça. Aslında az da olsa o maçtan bahsetmiştim. Yeniden yazalım zararı yok. Deli derecesinde Crespo hayranıyım. Bana göre belki de Avrupa'nın en etkili golcülerinden birisidir. Hala da şans verildiği takdirde bunu kanıtlayacağından eminim. Yaşı ilerlememiş olsa birçok Avrupa kulübünün de peşinde koşacağından şüphem yok. Neyse Crespo'ya olan hayranlığım nedeniyle Milan'ı tutuyordum. İlk yarı biterken Crespo iki tane gol atmış (biri çok klas) ben havalara uçuyordum. İlk yarıdaki sonuç itibariyle Maldini tarihe geçmiş, Crespo ise belki de sona doğru yaklaşan kariyerinde ulaşabileceği en üst noktaya ulaşmıştı. Fakat ikinci yarı hepinizin de bildiği gibi beklenen gibi olmadı. İkinci yarının başında kuzenimin evine gittiğimde uğursuz bir arkadaşım Liverpool bu maçı alır dediğinde gülmekten çeneme kramp girmişti. 23. dakikada sakatlanıp oyundan çıkan Kewell'ın yerine partneri Baros'un şu andaki teknik direktörü Smicer'i oyuna almak zorunda kalan Benitez ikinci yarıda da Finnan'ın yerine Hamann'ı sonra da Baros'un yerine Cisse'yi oyuna almıştı. Genel olarak baktığınız zaman taktik teknik olarak hiçbir farklılık yoktu Liverpool'da. Onlarda olan sadece inançtı. Maç bitti havasına erken kapılan, belki de kırdıkları rekorların, kupa seremonisi sırasında atılacak olan kırmızı siyah konfetilerin hayaline kapılan Milan oyuncularının karşısında 30.000 You Will Never Walk Alone söyleyen taraftarlı Liverpool vardı. Ve beklenmeyen şekilde maç döndü, hem de sadece 6 dakika içerisinde. Üç gol de sırasıyla Gerrard, Smicer ve Alonso'dan gelmişti, üç ortasaha oyuncusundan fakat dediğim gibi işe yarayan Benitez'in taktiği değil oyuncuların inançlarıydı. 3-0 öne geçtiği bir maçı 6 dakikada 3-3'e getiren bir takım zaten psikolojik olarak kaybetmiş demektir. Hele hele ikinci yarının sonlarına doğru Shevchenko'nun atamadığı bir pozisyon var ki... Maçın kırılma noktası derler ya, işte o pozisyon öyle bir pozisyondu, tıpkı Taffarel'in 2000 Finali'nde çıkardığı Henry'nin kafa şutu gibi. Zaten penaltılarda da takımın Kaka'dan sonra belki de en teknik üç oyuncusu Serginho, Pirlo ve Shevchenko'nun penaltı kaçırması da bana göre psikolojik olarak çöktüklerinden dolayıdır.

İşte bu nedenle Şampiyonlar Ligi Uefa'dan kat kat önde. Oynanan güzel futbolun dışında, tarihe geçecek olaylara da sahip olması en büyük artısı. Benim bu yazdığım iki maç dışında yüzlerce efsanevi maçı da içinde barındırdığı kesin. Aklıma geldikçe yazmaya devam edeceğim...

1 yorum:

SirEvo dedi ki...

İlk maçı Man UTD taraftarı olarak canlı izlemek isterdim vallaha. :D
Yazı hoş olmuş, kendi anılarına yer vermen de güzel. Eline sağlık. :)

Paylaş